11 Kasım 2010 Perşembe

Ekvator

Seyehatimin altıncı ve son ülkesi Ekvator..Para birimi Abd doları, daha birkaç hafta önce darbe olmuş..küçücük görünüyor ama boyundan büyük bir ülke. İlk durağım Cuenca..en güzel şehirlerinden biriymiş. Gerçekten de öyle. Yüksek binalar yok, yeşillik içinde hoş bir şehir. Ülkeye cebimde 100 dolarlık bankanot ile girdim. Meğerse 100 dolar ne büyük paraymış kimse bozamadı, bankalarda kapalıymış. Otomattan 10 dolar çekmek zorunda kaldım. Yok böyle bişey 20 doları bile bozarken zorlanıyorlar. Kendimi son bankanotlarım ile oldukça zengin hissettim J
Cuenca’dan Riobamba ve Banyos’a geçtim. “aynııı Karadeniz” annemim lafıdır. Nerede yeşil bir yer görse söyler. Bende anasının kızı olarak her gördüğüm sakallıyı dedem sanıp, tüm yeşil dağları ata memleketime benzeteceğim. 2001 yılında İsrail’li bir arkadaşıma sormuştum “neden Karadeniz’e bu kadar çok İsrailli turist geliyor diye?” Cevap şimdi benim için daha anlamlı, o zaman pek anlamamışım. İsrail’de Güney Amerikaya gidip birkaç ay kalmak adettenmiş, hemen hemen herkes bu seyehati yaparmış. Gerçekten burada çoklar. Neyse, sonradan tekrar oralara gitmektense Amazonlara çok benzeyen Karadeniz’e gelmek daha kolaymış. Evet gerçekten çok benziyor..
Bizim de Amazonumuz var. Latin Amerika için vakti ve parası olmayana Karadeniz aynı manzarayı görme şansı sunuyor. Ben kendimi çok tanıdık parkurlarda buldum sadece Karadenizli hemşehrilerim yoktu okadar J
Günübirlik dağ yürüyüşü yapıp, festivaller ülkesi Ekvator’da akşam sokak şenliğinde dans ettik.
Sonra Cotopaxi denilen milli parka gidip dünyanın aktif olan en yüksek volkanını ziyaret ettik. (5897 mt) Ekvator sıcak olur yanılgısına uğrayarak dondum. Bu arada Türkiye’de dağcılık yapmak buraya göre kolay çünkü yüksek rakımda yürüyüş gerçekten çok zor. Daha adım atmadan insanın nefesi kesiliyor.
Eşyalarımı Riobamba’daki otele bırakıp küçücük bir çanta ile Banyos’a gelmiştim çünkü 2 gece kalıp geri dönmeyi planlıyordum. Ekvator’da meşhur şeytan boğazını trenle geçmekti asıl hedefim ama yol kapalıymış. Böyle olunca ani bir kararla Banyos’a yönelmiştim. Orada İspanyol bir arkadaşla tanıştım. Quito’da Ekvatorlu arkadaşları şaman ritüeline katılmak için O’nu davet etmişler, beni de ikna etti ve otele telefon edip eşyaları biraz daha bırakacağımı söyledim, bir pantolon satın alıp, üstümdekileri de yıkayıp yola devam ettim, dönüş öncesi son haftasonumu geçirmek üzere..
Önce Pedro’nun arkadaşı Maria’nın, erkek arkadaşının ailesinin evinde yemeye davetliydik. Uzun oldu..peki kısaltalım “orada bir aileye konuk olduk”, diyeyim. İspanyol kökenli (ama asırlardır orada olan) zengin bir ailenin evindeydik. En az 200 yıl öncesine dayanan siyah-beyaz fotoğraflarla 2 koca albüm gördüm. Evde herkesin ingilizcesi gayet iyiydi. Bana ilginç gelen daha 2 ay olmasına rağmen noel hazırlığı şimdiden başlamıştı, hep beraber evi süsleme telaşları hoştu. Neyse sonra 86 km kuzeydeki Ottovalo’da bir köy evine vardık. Evin bahçesinde kocaman bir çadır ve büyük bir ateş, 5-6 tanesi turist olmak üzere yaklaşık 30 kişi. Unutmadan bu törene katılım 20$. Buralarda şamanlar pek ünlü, sadece onlar için gelenler varmış, yani özel bir turizm alanı, aynı zamanda oradaki yerel insanların ilgisi de yoğun. Ayrıca Peru, Ekvator gibi ülkelerde bizim aktarların bir versiyonu olan bitkisel ilaç satan dükkanlar çok yaygın. Töreni size özetlemeye çalışayım. Gece 10 gibi başlayıp sabaha kadar sürdü. 4 seansta tamamlandı. Benim deneyipde içmeyi beceremediğim ilaç denilen sıvılar, ağızdan ağıza dolaşan sigara, buruna çekilen sıvı vs. Şaman ispanyolca dua benzeri bir konuşmayla açılışı yaptı ve sonrasında isteyen orada bulunma amacını açıkladı. Kimi daha güçlü olmak, kimi geçmişini silmek, kimi kızgınlığını, öfkesini yenmek..yani insanlar benim anladığım kadarıyla “Arınma” ve “Değişme” arayışında. Seçilen hedef doğrultusunda insanın içine odaklanması ve orada kendine ait bişeyleri görmesi, bulması törenin ana amacıydı. Çadırın ortasındaki çukura, dışarıdaki ateşten taşınan kızgın taşlar, değişik bitkilerle tütsülendi,  üstüne dökülen su ile en bunaltıcı hamamdan daha sıcak hale gelen çadırda karanlık ve söylenen şarkıların nameleri birleşti. Diğerlerini bilmem ama ben bu ortamda transa geçmek yerine herzamankinden daha zıpır hissettim. İçime odaklanmak yerine, meraktan olsa gerek, çevreyle daha fazla ilgilendim..Araştırmacı, gözlemci gazeteci gibiydim J
İlk merak ettiğim sigara gibi dolanan şeyde kafa yapıcı bir bitki olup olmadığı idi. İlk turda denedim ama uzmanı olmadığım için bir şey anlamam mümkün değil ama şunu kesinlikle söyleyebilirim tören bitiminde herkes gayet sağlıklı ve bilinçli görünüyordu. Yani uyuşturan herhangi bir etki olduğunu sanmıyorum. 
İçmek üzere verilen “ilaç” denilen bitkisel sıvı vücüdu temizliyormuş, tadı rezaletti, kusmak serbest dendi. Ne kusarım ne içerim diyerekten sanırım oradakileri sinir ettim, sonra bana uzatmadılar çünkü. Ortamın sıcaklığı vücuttaki toksinleri atmaya yardımcı-susuz hamam.
Yanımdaki turist kız ikinci seansın sonunda ayrıldı ben üçüncü seansın sonuna kadar dayanabildim. Galiba toplam 5 fire ile ritüel tamamlandı. Kime sorduysam törenden memnundu. Ben ise duşumu aldıktan sonra, dışarıdaki kocaman ateşin yanında gökyüzündeki ay ve yıldızları izlemekten daha memnundum. Her ne kadar o ortamda içime yönelmeyi başaramasam da benim de belirlediğim bir hedef vardı, merak edenlere ayrıca açıklayabilirim J
Bu kıtadaki son haftasonum bu şekilde biterken benim dönüş için uçağım pazartesi aksam 23.30 da Guayaquil denilen şehirdendi. Riobamba’ya eşyalarımı almak üzere yola çıktım oradan Guayaquil. Pazartesi akşam 7 gibi vardığım otobüs terminalinde karnımı doyurdum ve taksi tutup doğrudan havaalanına yollandım. Şehri görmek için vaktim kalmamıştı. Ama bu gezinin başından beri söylediğim şey  “gezi kendi planını kendi yapıyor ve beni sadece sürüklüyor” Gerçekten akışa teslim olup bana sunulanı merakla bekledim ve bu geziden müthiş keyif alarak tamamladım. Bakın son dakika süprizi neydi J
Uçuşta gecikme vardı ve ben Madrid’deki İstanbul bağlantımı kaçıyordum. Bana uçak şirketi Guayaquil de otel sundu. Hem de 5 yıldız, hem de şehrin göbeğinde hem de tam 1 gün..
Cebimde sadece 1 dolar kalmış. Alıp beni otele götürdüler. 3 öğün yemek şirketten ertesi gün akşama kadar vaktim var. Şehrin haritasını istedim. Turistik merkezin tam ortasındaymışım..Her yer yürüme mesafesinde.
Akşam otelin aracı beni tekrar havaalanına götürdü. 23.30 uçağı bu sefer gece 03.00’e kadar uyuşturucu ihbarı ve araması sebebiyle uçamadı. O saatte tüm yolcuları tekrar otele götürdüler, sabahın 9’un da yeniden havaalanı..bu sefer ki eziyet olmuştu ama şikayet etmenin gereği yoktu. Ayrıca İspanya için transit vizem yok diye bu sefer pasaportumu uçuş görevlisi aldı inişte birisi bana refakat edip polis istasyonuna kadar benimle geldi. Polise teslim edip gitti. Zencilerle birlikte orada 6 saat bekleyeceğimi sanıp bilgisayarımı açtım, koltuklara yerleştim. Polis abim elinde benim pasaportla geldi. “Kanarya adalarında kalmışsın ama vizen yok” dedi. Ben de sadece “Teknik arıza” dedim ve sohbet burada bitti, pasaportumu iade edip “gidebilirsin” dedi.
Bilmeyenlere yazayım. Gidişim de ayrı alemdi. İstanbul, Madrid uçuşunu yapıp gece yarısı Madrid ten Brezilya ya havalanmıştık 2 saat sonra tam uyumaya hazırlanırken ispanyolca “problema teknica” diye bisey duyup uyandım. Meğerse hidrolik parçalardan birinde arıza varmış, Gran Canaria adasına mecburi iniş yaptık. Kimse de panik yoktu ben de onlara uydum. Gece orada yine güzel bir otelde sabahladık. Bu arada transit vizem yok ya, polis benim pasaporta baktı baktı, sonra sanırsam gece yarısı kendine de iş çıkarmak istemedi “hadi geç bakalım” dercesine elini salladı. Böylece vizesiz ve para harcamaksızın Kanarya Adalarını görmek de kadarde varmış.
Ertesi akşam uçmuştuk. Son bir not gece varacağım Sau Paulo oldukça tehlikeli bir şehirdi ve ben oraya normal şartlarda sabah varacaktım. Gece oluşuna epey panikledim ama yapacak bisey yok. Elimdeki otel adresine taksi götürür artık diye düşündüm. Uçakta sohbet ettiğim bayana otelin adresini gösterdim, meğerse evine o kadar yakınmışki, oğlu karşılamaya gelecekti ve beni otele bırakabileceğini söyledi. Çok şükür Allah’ıma ters giden, kötü görünen olaylardan hoş sonuçlar çıkabiliyor. Panik yapmaya gerek yok. Seyehatimin başındaki bu ders bana sonuna kadar sakin kalma ve tadını çıkarma konusunda yardımcı oldu.
Sadece seyahatleri değil hayatı da akışına bırakmak lazım belki de..Bize neler sunacağını merakla bekleyerekten.
Benim yapımda bir insan için çok kolay olmamakla beraber sanırım bu seyahatin bana kazandırmaya çalıştığı en önemli mesaj buydu.
Birde kendi kendime sordum kaçkere..bu seyahatle ”Ne değişti” bende diye..
Herseyden önce tek bir yerküre üzerinde sayısız dünya var, bunlardan bir kaçını daha keşfettim o kadar ve en önemlisi kendi dünyamı genişlettim zenginleştirdim sanırım. Daha keşfedilecek çok dünya var..Tavsiye edilir, illa Güney Amerikaya gelmek gerekmiyor, çok uzaklara gerek yok sadece zaman zaman kendi dünyamızdan çıkıp dışarı açılsak, yakınımıza uzansak bile çok şey keşfedebiliriz diye düşünüyorum.

Bunlar kendim için çıkardığım derslerdi sizlerle paylaşmak istedim o kadar.
En kısa zamanda başka seyahatlerle buluşmak ümidiyle.
Sevgiler
Not: 2011 UNESCO tarafından “Evliya Çelebi” yılı ilan edilmiş. Bilginize.

Fotoğraflar:

10 Kasım 2010 Çarşamba

Chiclayo - Kuzey Peru

Otelde yeni mezun olmuş bir Maden Mühendisi ve 40 yıllık bir Endüstri Mühendisi ile tanıştım. Yeni mezun mühendis Bequer’in annesi, anneannesi, kuzenleri dini bir tören için bu şehre gelmişler. Anneanne İnka kökenli. Yerel insanlarla bir arada olmayı çok seviyorum, bu konuda çıkan hiçbir fırsatıda kaçırmamaya çalıştım. Dini tören için Peru harici diğer ülkelerden gelenler de çokmuş. Hıristiyanlığın bir kolu, tarikatı gibi bir şey sanırım. Katolikler gibi baba-oğul-kutsal ruh üçlemesine değil de Tanrı’nın birliğine inanıyorlarmış. Bu düşünce hıristiyanlık içinde devrim denilecek bir şey aslında. O yüzden herkes bu fikirden gayet heyecan duyuyor belli. Aynı heyecanla bana da Tanrı’nın birliğini anlatmaya ve beni ikna etmeye başlıyordu ki birisi, böyle bir ortamda karşısına bir müslümanın çıkacağını nereden bilsin. Benim açımdan hoş, onlar açısından bilemicem, ama ilginç diyaloglar oldu. Sonuçta aynı fikirdeydik ama farklı yollardan gelerek. Bu arada Bequer’in annesine Türkiye’nin yerini tarif etmeye çalışıyordum ki kadın İncil’in en arka sayfasını açtı orada Yunanistan, Türkiye, Orta doğu merkezli haritada zaten yer belliydi hatta Efes’e 1 saat uzaklıkta oturdugumu belirtecek kadar detaylı ev tarifi bile verebildim.

Museo Tumbas Reales de Sıpan
İlginç müzelerden biriydi. Aslında mezarlığa ait buluntular içeriyor ama ne mezarlık..SIPAN o bölgede ki insan tanrılara verilen isimmiş. Ölünce yerine yenisini seçiyorlar. Mezar piramit şeklinde yaklaşık 400 tane Sipan’ın gömülü olduğu sanılıyor. Gömerken ailesi (eş, çocuk, vs yakınlar dahil) kilolarca altın, gümüş benzeri maddelerden yapılmış süs eşyaları, giysiler de mezara konuyormuş. Ve doğal olarak günümüzdeki mezar hırsızları götürebildiği kadar götürmüş vaktiyle, şimdi ise ziyaret ettiğin en sıkı güvenlik önlemli müze. Fotoğraf yasaktı çekemedim. İlginç konulardan biri de Mısır uygarlığı ile benzerliği. O tarihlerde iletişimin olmadığını düşününce nasıl bu kadar benzeyebiliyor diye soruyor insan ister istemez.
Şu müzeler dile gelip birde sorularıma cevap verebilseydi J

Artık kuzeyde son nokta Tumbes ve oradan Ekvator..

Iquitos - Amazon Nehri

Kara yoluyla ulaşımın olmadığı en büyük yerleşim yeriymiş. Uçak veya gemi harici alternatif yok. Amazonların içinde Brezilya, Kolombiya sınırına yakın, nemli, bunaltıcı bir şehir. Sevdim diyemicem. Ayrıca pahalı da. Neyse sonuç olarak Amazonlara ulaşmanın yolu buradan geçiyor. Artık 2 ayı bitirip yolculuğun sonuna yaklaştığım için zaman baskısını hissetmeye başladım. Amazonlar için elimde çok güzel bir program olmasına rağmen (elektrik, su olmayan köylerde kalıp, avlanarak karnını doyuran insanlarla tanışacaktım, pembe yunuslar ve diğer hayvanlardan görecektim vs vs ) maalesef ayıracak günüm kalmadı ben de uçakla gelip en azından Amazon nehrinde gemiyle yolculuk yapmaya karar verdim. Buradan Yurumaguas denilen şehre 3 günde hamakta yatarak, yerel halkla birlikte çok da ucuza gittim. Önceleri 3 gün gecermi veya nasıl gecer derken su gibi akıverdi. Gemi aslında yük gemisi, yolcu da alıyor. Bir hamak ve yemek kabı satın aldım ve yerel halkla beraber süzüle süzüle Amazonu oluşturan kollardan biri olan Rio Maranon üzerinde yol almaya başladık. Kıt ispanyolcamla insanlarla muhabbet etmeye çalıştım. Kime sorsam 6-7 kardeş, yoksulluk yaygın, nehirde elde çamaşır yıkayan, çeşmeden su taşıyan kadınlar oldukça fazla. Gencecik anneler..erken yaşta doğurmaya başlayınca çocuk sayısı da artıyor doğal olarak. Buraların tarihi, şimdiki yaşam tarzı bizlerden ne kadar farklı? Herkes içinde doğduğu, bildiği, kendi kalıplarıyla dünyaya bakıyor..ben de dahil..Aslında dünya bizim gördüğümüz pencereden çok daha geniş. Avrupalıların yaptığı gibi genç yaşta dünyaya açılıp sonra rutin hayata atılmak lazım. Ben bile bu yaşta çok şey öğrendim gençler için çok daha güzel bir tecrübe bence.
Bu gemi yolculuğu geçen 2 ayı düşünmek için güzel oldu. Gemi benzer coğrafya da akıp giderken düşünceler de benim kafamda aktı aktı..Önce Yurumaguas sonra Tarapota şehirlerine vardım. Peru’nun kuzeyinde Chiclayo denilen şehre gidiyorum. En uzun bu ülkede kaldım. 1 ayı geçmek üzere. Ekvator için sadece 1 haftalık sürem kalıyor.

Lima

Nazca çölünden yavaş yavaş yeşilliğe yol alıyor gibiyiz. Kumların içinde ağaçlar..bu görüntü de güzel.
Ve deniz..evet yaa denizi görünce birden farkettim ki doğudan batıya Güney Amerikayı karadan geçmişim. Brezilya da Copacabana plajından Lima sahiline.
Yüksek dağlar, kalp çarpıntısı, baş ağrısı—çok şükür bende 2 günde geçti, yükseklik hastalığı kimilerinde ciddi boyutta olabiliyormuş. And dağlarını aştım, en yüksek kaça çıktım bilmiyorum ama 3500-4000 ortalama rakımlarda dolandım.
Neyse sonunda denizime kavuştum.
Kaç km katettim hesaplamadım ama sanırım şu ana kadar kara yolundan otobüsle 200 saat kadar yol yaptım. En uzun otobüs yolculuğu rekorumu 2 günle kırdım.
Sonunda Peru’nun başkenti Lima’dayım. Gelmeden önce korktuğum şehirlerden biriydi. O yüzden planımda fazla vakit ayırmamıştım. Ama her şey umduğumdan daha kolay oldu. Arkadaşımın Peru’lu arkadaşı J 3 gün boyunca bana eşlik etti ve tek başıma asla gidemeyeceğim yerlere gidebildim en önemlisi yerel ailelerle tanıştım, evlerine konuk oldum. Bu benim için ummadığım bir fırsattı. İnsanların cana yakınlığını, tatlılığını size tarif edemem. Bu arada ispanyolcam bişeyleri anlama ve derdini anlatma seviyesine yaklaşmış..2 ay daha kalsam tamamdı. Bu insanlardan hiçbiri ingilizce bilmiyordu ama nasıl olduysa sohbetten geri kalmadım. Bir şekilde ben derdimi anlatıyorum ve italyancanın avantajıyla söylenenlerin çoğunu anlayabiliyorum-karşımdaki tane tane konuşuyorsa.
Lima da 3 aile ziyareti yaptım bu ailelerden ikisi Afro-Peruvian yani Afrika kökenli Perululardı. Gittiğimiz semptler benim tek başıma asla cesaret edemeyeceğim mahallelerdi. Bunun yanında şehrin (sanırım zengin) en azından entel takımından bir grupla doğum günü partisine katıldım. Gustavo sağolsun. Süper rehberlik yaptı. Peru halk dansları kursunda birbirinden güzel gösteriler izledim. Evet Lima dan hiçbir müze veya ören yeri yazamayacağım. Liman, ana meydan ve denizinden bazı fotoğraflar göreceksiniz o kadar. Özellikle Cusco ve Lima için yazmaktan çok anlatılacak şeyler var o yüzden bu kısım biraz kısa kalacak kusura bakmayın. Blog da geyik muhabbetlerini yazmak çok hoş olmaz diye genelde pek sözetmiyorum.
Neyse ani bir kararla Lima ‘dan Iquitos’a uçuyorum.Önceki planım deniz kıyısından kuzeye yönelmekti ama dedim ya anlık fikir değiştirmelere bayılıyorum. Yalnız seyahat etmenin özgürlüğü. 99$ “one way ticket” ülkenin kuzey doğusu ve Amazonlar J       
Not: Mario Vargas Llosa, bu sene Nobel ödülü alan Peru’lu yazar. Türkçe ye de çevrilmiş pek çok kitabı var. Bilginize.

26 Ekim 2010 Salı

Nazca

Nazca Çizgileri--Önce literatür bilgisi:
“Bunları kimin, ne zaman çizdiği bilinmemekle birlikte, 12. yüzyıldaki İnka uygarlığından eski oldukları kesindir. M.Ö. 200 ile MS 700 arasında tarihlendirilmektedirler. Bazılarının takvim ya da gökbilimle ilişkili olduğu, bazılarının ise doğa ayinlerinin bir parçası olarak yapıldığı sanılmaktaysa da, ne amaçla yapıldıkları hakkında kesin bir veri elde edilememiştir. Bölgenin aşırı kurak iklimi, bu çizgilerin bugüne değin bozulmadan kalmasında yardımcı olmuştur. Nazca çizgilerinin yüksekten bakılmaksızın muntazam bir şekilde çizilmeleri, kimilerine göre, olanaksızdır.
- Nazca çölünde 500 kilometrekare alana yayilmis 70'ten fazla sekil oldugu saniliyor.
- Nazca colu dunyanin en kurak noktalarindan biri: Yilda ort. 15 dak. yagmur yagiyor! Kum ve ruzgar az oldugundan erozyon yok denecek kadar az; cizgilerin yuzlerce yıl cizildikleri yerde kalmasinin sirri da bu...
- Demir iceren ve yuzeyde koyulasan tas / kayalar kaldirildiginda alttaki acik renkli toprak yuzeye kontrast olusturuyor. Sekillerin cogunun ip / sopalar yardimi ile ve taslar 2 yana atilarak  acilan cizgilerle olusturuldugu  biliniyor.
Nazca'daki hayvan figurleri ve geometrik sekiller 1920'lerde ticari ucuslar bu bolgeden gecmeye baslayinca farkedilmis, mesela yamaca cizili 32 metre boyunda "astronot" ise 1982'de bulunmus.
- Cizgiler hakkinda en derinlemesine arastimayi Alman arkeolog ve matematikci "Maria Reiche" gerceklestirmis; onun teorisi en cok kabul goren simdilik: Reiche'ye gore coldeki figurler MO 300 - MS 800 yillari arasinda bolgede yasamis cesitli uygarliklarin toplam eseri, ve bir cesit astronomik takvimin parcalarini olusturuyorlar.
- Diger kabul goren (ve hala ispatlanmaya calisilan) gorus: Dunyanin bu en kurak bolgesinde yasayan yerlilerin, yeralti sularinin yerini ve yonunu gostermek icin col yuzeyine cizdikleri sekiller? “
Not: internetten şekillerin uydu görüntülerini bulabilirsiniz, ben ayrıca bu dökümana eklemedim.

Önce niyetim uçuşlu turlara katılmaktı. 60$ 30 dk. Uçuş ücreti. Cusco dan Nazca’ya 14 saat, And dağlarını aşarak sabahın köründe ulaşınca birden fikrimi değiştiriverdim. Zaten bu seyehatin en sevdiğim kısımlarından biri de anlık değişiklik yapabilme özgürlüğüm. Rehber kitaplar uçuş öncesi bir şey yememeyi öneriyor..kusma oranı da ayrıca yüksekmiş. Düşündüm taşındım ve benim hassas mideme danışdım daha sonra 60 $ ın kusmak için pahalı olduğuna karar verdim. Mirador denilen kuleden 2 şeklin görülebildiğini okumuştum oraya gittim. Aslında kararımdan şöyle memnunum çizgileri yakından görme şansım oldu. Telle çevrili alana girmek yasak ama yine de yakın mesafeden şekillerin yaklaşık 10-20 cm derinliğinde, 30-40 cm genişliğinde çizgilerden oluştuğu görülebiliyor. Arazi oldukça çorak, taşlık ve geniş. Çizgileri yerdeyken farketmek neredeyse imkansız. Yükselmek gerekiyor. O yüzden bunca zaman sır olarak kalabilmiş. Çok ilginç gerçekten. Başka da diyecek bir şey bulamıyorum.
Bu arada kulenin dibinde ki çöp kutusuna benim için bir supriz konmuş J
Fotoğrafını göreceksiniz.

CUSCO

İnka’ların başkenti şu ana kadar en uzun kaldığım şehir oldu..tam 12 gün orada geçirmişim..vay canına şimdi kendim bile şaşırdım, bu kadar olduğunu farketmemişim !!
İlk hoşuma giden şey Arequipa gibi gösterişli bir şehirden sonra son derece sade ve yalın olmasıydı. Ahşap işlemeli balkon ve pencereleri ile taş binaları var, arnavut kaldırımlı dar sokakarı var, bolca turistle beraber sanki bir Akdeniz kasabası ama denizi yok..3400 mt rakımda kurulmuş Akdenizden çok uzak ama onun sıcaklığında bir şehir. Ben çok sevdim J
Machi Pichu en populer yeri ama onun dışında da görülesi pek çok arkeolojik yerleşime sahip. 65 TL verip turistik bilet alan yaklaşık 14 müze ve sit alanına girebiliyor. Anladığım kadarıyla bölgenin yerleşimi MÖ 16000 lere kadar dayanıyor, pek çok uygarlık gelip geçmiş ama en meşhur olanı İnka’lar çünkü en son onlar tarih sahnesinden silinmiş. 100 yıllık imparatorluk 1500lerin başında yok olmadan önce, şimdiki Ekvator, Kolombiya, Bolivya, Şili ve Peru topraklarının bir kısmı üstünde kurulu oldukça ihtişamlı ve geniş bir imparatorlukmuş. Rehber 15 milyonluk bir nüfustan sözetti. Gezdiğim müze ve yerleşim yerlerinden anladığım kadarıyla savaş teknolojisi dışında pek çok konuda ileriymişler. Örneğin eldeki kafa tası örneklerinde ameliyat uygulandığına dair bulgular var. Adamlar beyni açmaya ve müdahale etmeye yeltenmiş. Kafatası demişken müzede ilginç örnekler vardı, bebeklerde baş bağı kullanarak ilginç kafatası şekilleri yaratmışlar. Bu farklılık kişilere prestij sağlıyormuş. (fotograf çekmek yasaktı ama nasıl tarif etsem: kimi uzunlamasına, kiminin alın kısmı tas gibi taşmış..6-7 adet garip kafatası vardı)
Tarım alanlarında teraslamayı çok kullanmışlar. Pek çok arkeolojik alanda teras mevcut. Özellikle Moray denilen yer ilginçti. Daire şeklinde terasların bir çeşit laborauvar olarak kullanılmış olduğu sanılıyor. Her bir teras katı arasında 5 C derece fark varmış, her kata ayrı ürün ekiliyormuş. Koka yaprağı, patates vb dönüşümlü olarak farklı katlara ekilirmiş.
Yapılanma için seçtikleri yerler oldukça stratejik ayrıca dağcı adamlar sporu seviyor olmalılar hep dik ve tırmanışlı yollar ve köyler. Alt yapı da unutulmamış. Tekstil dokuma konusu da oldukça iyi görünüyor çünkü çok hoş tasarım ve kalitede giysiler vardı müzede. Kök boya ile cıvıl cıvıl kıyafetler, altın, gümüş iğne vs takılar. Müzik aletleri, maskeler ve süslemeler de zevk konusunda iyi olduklarına dair iyi ip uçları veriyor bence. Astrolojik hesaplamalar konusunda da çok şey bildiklerini biliyoruz. Dedim ya adamlar bir tek savaşmayı bilememişler. 200 kişilik İspanyol ordusu imparatorluğu bitirivermiş. O sıralarda Fatih İstanbul’u almakla, Gutenberg matbaayı bulmakla meşgulmüş. İnkalar Qeswa (Qechua) dilinde konuşuyorlarmış ama yazı yok. Sayı ve şekillerle anlatım sözkonusu. Güneş, ay, volkan gibi doğaya tapıyorlar, Pagan yani. Lama ve Alpaga kurban ettikleri hayvanlar. Özellikle Lama onlar için çok kullanılan bir simge, bu günü temsil ediyor, yılan yer altını, kondor (akbaba) gökyüzünü. Ya da bir anlamda dün, bugün ve gelecek. Doğum öncesi, ölüm sonrası ve şimdiki yaşam..Koka yaprağı da önemli bir diğer figür. “bugün bana yarın sana” kavramı ve mal değiş dokuşu sosyal yaşamlarına örnek. İnşaa ettikleri tapınak ve yerleşim yerlerinde kocaman kayaları nasıl taşıyıp nasıl bu şekilde düzgün yerleştirebildikleri konusu da oldukça ilginç. Arkeolojik alanların çoğu “Secret Valley- gizli vadi” boyunca yerleşmiş. Gerçekten gizli, dimdik dağların arasında dümdüz sulak tarım alanları.
Not: “HATUN” bu kelimeyi duvarda yazılı görünce rehbere dedim ki türkçede biz bunu güçlü kadın anlamında kullanırız, sizde ne anlama geliyor? Adam qeswa-yani İnka- dilinde aynı anlama geldiğini söyledi ve birlikte şaşırdık, siz de bize katılırmısınız bilemem??  

MACHI PICHU
Cusco dan biraz uzak. Hele bizim seçtiğimiz yol tam bir maceraydı. Virajlı ve tozlu -hem de ne toz- ve deli gibi kullanan şöförler. Son kısım yaklaşık 2 saat yürüyüş yolu gece karanlığa kalma telaşı olmasa güzel bir parkur ama karanlıkta güzelliği tartışmalı. Neyse tüm günü alan yolculumuz Aguas Calantes –sıcak su- da noktalandı ve biz nasılsa eğlenmeyi başardık.  Biz demişken araya reklam alayım biraz. İlknur benim üniversite yıllarından arkadaşım. 10 yıl aradan sonra gecen sene ekim ayında beni facebooktan bulmuştu ve buluştuğumuz gün Kolombiya için uçak biletini aldığını söylediğinde onunla buralarda buluşacağımız ikimizinde aklından geçmezdi..Kader işte! Cusco da buluşup MP ya birlikte gidelim diye yazıştık ve buluştuk. 
Machi Pichu 1438-1471 yıllarında yapılmış. Dimdik dağların arasında etkileyici bir yazlık mekan, çünkü mevsimsel yerleşim içinmiş. Sabahın dördünde uyanıp oraya yürümeyi planlarken sağnak yağmurla karşılaştık, üstümüzde 3 kat yağmurluk öğlene kadar traji komik bir durum yaşadık ama öğlen hava açtı ve biz Huaynapichu ve Hucchupichu denilen tepelere çıkabildik.
Bu tepelere ilk 400 kişi çıkabiliyor. Islak, yorgun ama çok keyifli bir günün sonunda Machi Pichu tatlı anılara yerleşti bile.

4 Ekim 2010 Pazartesi

Arequipa / PERU

Güzel olduğunu duymuştum ama böylesini beklemiyordum aslında. Buralara özgü bir güzellik değil daha çok Avrupalı hatta pek çok Avrupa şehrini kat kat sollar. “Blanca Ciudad” yani beyaz şehir. Volkanik beyaz taşlar kullanıldığı için gece gündüz ayrı parlıyor. 2000 senesinde UNESCO Miras listesine alınmış.  Yerleşim olarak kullanılışı MÖ 10000lere uzanıyor ama görkemli bir şehre dönüşmesi 1540 da Francisco Pizarro denilen zahtı şahanenin emriyle olmuş. Bu İspanyolun rütbesini bilmiyorum ama önemli bir zat ki emriyle böylesine bir şehir kurulmuş.
Önce politik dedikodular: Arequipalılar kendilerini Peru’dan ayrı ve özel görürmüş. Başkent Lima’yla tarih boyunca sürekli didişmişler. 1950’de öğrenciler greve gitmiş ve polis üstlerine ateş açıp pek çoğunu öldürmüş. 23 Haziran 2001 de büyük bir deprem olmuş. Şehir epey hasar görmüş. Deprem uluslar arası kaynaklarda 7.9 olarak duyurulurken Peru içinde 6.9 olarak ilan edilmiş çünkü kanunda 7.0  ve üzeri deprem yaşayanların borçları siliniyormuş. Lima Arequipa’ya böylece bir ceza vermek istemiş. Deprem sonrası bozulan ekonomik durum yüzünden pek çok kişi başka şehir veya ülkeye gitmek durumunda kalmış..
Benim izlenimim; Kaliteli alışveriş merkezleri, lüks lokanta ve kafeleri, cezbedici eğlence mekanları.. insanların giyim kuşamı, arabalar evler, genel hal ve tavırlar oldukça medeni, varlıklı ve kültürlü. Peru’nun diğer büyük şehirlerini henüz görmedim ama bu kıta içindeki hoş ve varlıklı şehirlerden biri olarak göründü bana. 
Buralarda her yerleşimin bir ana meydanı oluyor. “Plaza de Armas” Bir köşesinde kilise veya katetral, diğer köşesinde hükümet binası, ortada fiskiye, oturma bankları ve kuşlar..sürekli yem atıldığı için besili besili ayaklarınızın altında dolaşıyorlar. Genelde gündüz-gece meydan aktif oluyor. Küçük büyük hemen hemen her şehirde aynı. Boyut ve binaların şekli değişiyor.
Arequipa için de aynısı geçerli. Özelliği binaların yapıldığı volkanik taşlar oya gibi işlenmiş. Gerçekten güzeller ama aynı zamanda abartı ve şaşaa insanı rahatsız edecek boyutta. Pek çok yerde bu ne görgüsüzlük diye düşündüğüm oldu. İspanyollar altını, gümüşü bu topraklarda çıkartıp, Avrupada işlemiş sonra tekrar buraya getirmişler. Şanları yürüsün diye..
Örneğin katetralde pek çok şey altın, gümüş veya gümüş üstüne altın kaplama, yakut, inci vs her türlü değerli taş var. Piskopozun ayinde giydiği kaftan 15 kg ve 2 kişi yardımı ile giydiriliyor. Belki de bu yüzden amcam omuzlarındaki gerçek sorumluluğun yükünü hissedememiş olabilir J
Santa Catalina Manastırı: Şehrin merkezinde yüksek duvarlarla çevrili kocaman bir alanı kaplıyor. Bugüne kadar hiç manastır gezmemiştim. Bu büyük hapishanenin içini görünce vay be altın kafes buymuş dedim! Aslında mütevazi bir yaşam ve ortam bekliyordum. Zaten manastır geliri çevre halkın bağışlarıyla olurmuş. Şimdi müze yaklaşık 20 TL karşılığı geziliyor ama vaktiyle sadece bağış varmış. Tarz olarak yalın denebilir. Ayrı ayrı odalar var, odalarda yatak, bazan piyano, masa sandalye ve dua odası gibi bir yer veya köşe var. Mutfak yine bu studyo tarzı yaşama eklenmiş. Ayrıca büyük mutfak, yemekhane ve banyo olarak havuzlu hamam tarzı bir yer de var. Az ama değerli eşyalar var diyebiliriz. Dantel çok kullanılmış bunun yanında özellikle dini figürlerde yine altın, gümüş görkemini sunmakta. Şehir içinde küçük şehir olmuş bu mekan özellikle dar sokakları, renkli boyaları ve binaları ile güzel düzenlenmiş avlu ve bahçeleriyle aslında sevimli bir yaşam alanı. Yalnız bir kere girince bir daha çıkma şansının olmadığını düşününce tabii tüm şirinliği kaçıyor.   

Rocoleta müzesi: Artık çok müze gezmiyorum sıkılıyorum ama bu müze değdi. İnka ve Amazonlar hakkında güzel bilgiler buldum ve gezmek hoşuma gitti. Fotoğraflarını görünce anlayacaksınız.

Yine bana ilginç gelen ve gezmekten zevk aldığım bir diğer müze Museo Santuarios Andinos—Juanita
Ama burada fotoğraf çekmeye izin yoktu o yüzden anlatmam lazım.
1995 yılında, 27 senelik araştırmanın sonucu, Ampato volkanının tepesinde 12-14 yaşlarında bir kıza ait ceset bulunuyor. Adı mumya ama kendisi aslında mumya değil. Biliyorsunuz mumya özel olarak yapılır bu ceset 6000 küsur yükseklikte kar ve buzun içinde şans eseri bozulmadan mumya gibi 500 küsur sene kalabilmiş. Şimdi de müzede aynı şartlarda korunmaya çalışılıyor. Omuzları, kolları, saçları, dişleri ve hatta yüzünde ki garip ifadesiyle sanki canlı gibi. Hikayesi ise şöyle; Volkan aktif hale geçince İnka’lar kurban sunma törenine başlamış. Aslında dağda 3 erkek 3 kız cesetine rastlanmış ama diğerleri mumya şeklinde değil, onlardan sadece mezardaki malzemeler elde kalmış. İsmini Juanita koydukları mumya ise buzun içinde derinlere kaydığı için bozulmadan korunabilmiş. Kurban olarak özellikle güzel olanlar seçilirmiş çünkü güzellik sağlığı simgeliyormuş. Bu kızcağızın üst düzey bir aileye ait olduğu sanılıyor. Tören volkanın tepesinde yapıldığı için de herkes oraya günlerce süren yolculukla varıyormuş. Dile kolay 6000 küsür rakımdan sözediyoruz. Önce darbeyle öldürülen kurbanlar içi özel döşenmiş kuyu şeklinde üstü açık mezarlara yerleştirilmiş. Burada altından heykelciklerde bulunmuş. Kimi güneşe, kimi aya kimi de volkana hitaben. Acıklı bir tören ilginç buluntular ve inanılmaz bir mumya..  

Colca Kanyonu:
100 km uzunluğu ve 3400 mt derinliği ile dünyanın en derin kanyonu olduğu ileri sürülüyor. Arequipa şehir merkezinden 6 saatlik otobüs yolculuğu ile varılıyor. Kanyonda birkaç günlük yürüyüş turları var. Zaten şehir Colca turları ile çalkalanıyor. Şansınız varsa Kondorları başınızın üstünde uçarken görmek mümkünmüş. Ben göremedim.

Arequipa hakkında birkaç not:
Pazar günü ülkede seçim var, renkli kıyafetleri ile gençler feneralayı gibi geçit yaptı. Danslı eğlenceli..ellerinde adaylarının bayrakları.
Seçim için adayların kullandıkları simgeler çok komik, elma, ağaç, yaprak, horoz, rakam vs aklınıza ne gelirse var. Şekillerin üstüne çarpıyı koyup tüm şehirleri afişlerle donatmışlar. Sanırım okuma yazma bilmeyen çok bu şekilde akılda kalıcı oluyor.

Burası volkanik bir bölge, aktif ve pasif pek çok volkanları var. “Misti” aktif olanlardan ve şehrin yanı başında görkemli bir şekilde durmakta.

Geleneksel müziklerini sorduğumda bana verilen liste: Arequipa da Yaravi, Puno da Hmayner, Lima da Vals, Trijullio da Marinera, ayrıca rock ve salsa genelde her yerde dinlenirmiş.